Avrupalı liderler, neden İran konusunda tek ses olamadı?

- Yazan, Katya Adler
- Unvan, BBC Avrupa Editörü
- Okuma süresi 7 dk
Avrupa bunun yaşanabileceğini biliyordu. Liderler ve siyasetçiler haftalarca ABD'nin Ortadoğu'daki askeri yığınağını izlediler.
Trump yönetiminin Tahran'a tehditlerini duyuyorlardı.
ABD yönetimi, "Tüm nükleer hedeflerden vazgeçin, yoksa!" diyordu.
Fakat ABD ve İsrail'in İran'a saldırıya başlamasından bu yana, Avrupa en iyi ihtimalle koordinasyonsuz, hatta parçalanmış ve kesinlikle etkisiz bir halde, olayların girdabına kapılmış gibi görünüyor.
Her Avrupa ülkesi, bölgedeki vatandaşları konusunda haklı olarak endişeli. Toplamda on binlerce insanı tahliye etmeleri gerekip gerekmediği ve bunun nasıl yapılacağı konusunda kaygı duyuyorlar.
Avrupa hükümetleri de Ortadoğu'daki krizin kendi ülkelerindeki tüketiciler üzerindeki olası etkilerinden endişe duyuyor. Örneğin, enerji ve gıda fiyatlarında.
Avrupa'da doğalgaz fiyatları, Rusya'nın 2022'de Ukrayna'yı işgal etmesinden bu yana görülmemiş bir seviyeye yükseldi.

Kaynak, Getty Images
Siyasi açıdan bakıldığında, Avrupa'nın Ortadoğu'daki hızlı ve baş döndürücü gelişmeler karşısında ortak bir ses bulmakta zorlandığı açıkça görülüyor.
Kıtadaki üç büyük güç Fransa, Almanya ve İngiltere, hafta sonu ortak bir bildiri yayımladı ve İran'ı, "ayrım gözetmeyen saldırılarını" durdurmadıkları takdirde füze ve insansız hava aracı gönderme kabiliyetini yok etmek için "savunma amaçlı harekete geçmeye" hazır oldukları uyarısı yaptı.
O zamandan beri İngiltere, ABD'nin İran füze rampalarına yönelik "savunma" saldırıları için iki İngiliz askeri üssünü kullanma talebini kabul etti ama Trump, İngiltere'nin daha aktif olmaması konusunda eleştirilerde bulundu.
İran'ın Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki bir Fransız üssüne düzenlediği saldırının ardından Fransa Ortadoğu'daki varlığını güçlendiriyor. Almanya, askerlerinin saldırıya uğramaları durumunda "savunma önlemleri" almaya hazır olduğunu, ancak bunun ötesinde bir plan yapılmadığını söylüyor.
Üç ülke de ABD-İsrail saldırılarının uluslararası hukuk kapsamındaki yasallığını sorgulamaktan kaçındı. Avrupa Birliği'nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas'ın paylaştığı çok sayıda sosyal medya mesajında da dikkat çekici bir şekilde Washington'a yönelik sorgulama yer almadı.
Tüm bu Avrupalı liderlerin başlıca endişesi Donald Trump ile bir soğukluk.
Ortadoğu'daki olayların ABD başkanının dikkatini dağıtacak bir başka unsur olmamasını ve Ukrayna'ya, sürdürülebilir bir çözüm bulma çabalarından alıkoymamasını umuyorlar.
Peki, bazı önde gelen Avrupa güçlerinin, örneğin İran veya Venezuela'daki son Amerikan eylemlerinin yasallığı konusunda kaçamak tavır alması suları bulanıklaştırmıyor mu?
Sıklıkla ortak değerlere sahip, hukuk kurallarına dayalı uluslararası düzene saygı duyan bir Avrupa olduğunu söylüyorlar. Fakat bu kurallar tam olarak ne?
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, sosyal medyada yaptığı açıklamada, "İran rejimi gibi nefret dolu bir rejime karşı olmak mümkünken, aynı zamanda uluslararası hukukun dışında kalan haksız ve tehlikeli bir askeri müdahaleye de karşı olunabilir" dedi.
Madrid'in söz konusu üslerin İran'a yönelik saldırılar için kullanılamayacağını açıklamasının ardından, Pazartesi günü ABD uçakları İspanya'dan ayrıldı.
Bu arada, Avrupa Birliği tamamen koordinasyonsuz göründü. Üye devletlerin dışişleri bakanlarının açıklaması İran'da rejim değişikliğini savunmaktan kaçınırken, Avrupa Komisyonu Başkanı Pazar günü tam da bunu yaptı. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen sosyal medya paylaşımında, "İran'da güvenilir bir geçiş dönemine acilen ihtiyaç var" dedi.

Kaynak, Getty Images
Bu açıklama, tek seslilik üzerine bir gövde gösterisi olmaktan uzaktı.
Oysa İngiltere de dahil olmak üçere AB içindeki ve dışındaki Avrupa ülkelerinin bu yeni ve çalkantılı büyük güç siyaseti dünyasında ilan ettikleri hedef, başta güvenlik ve savunma olmak üzere, karşılıklı çıkarlar alanlarında daha iyi iş birliği yapmak.
Ama asıl soru şu: Gerçekten bunu yapabilecek kapasitedeler mi?
Nükleer değişiklik
2026 yılı gerçekten de çalkantılı bir yıl oldu. Venezuela, Grönland ve İran. Avrupa, yayılmacı bir Rusya, ekonomik anlamda saldırgan bir Çin ve giderek daha öngörülemez bir müttefik olan Washington ile karşı karşıya.
Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, "rakiplerimiz ve ortaklarımız evrildi" diyerek, Fransa'nın nükleer doktrinini değiştireceğini ve nükleer savaş başlığı sayısını artıracağını duyurdu.

Kaynak, AFP via Getty Images
Rusya dünyanın en büyük nükleer envanterine sahip. Çin hızla bu alandaki kapasitesini genişletiyor ve Rusya'nın hemen ardından dünyanın en büyük ikinci nükleer gücü ABD onlarca yıldır Avrupa'ya nükleer koruma şemsiyesi sağlarken, Washington'da değişen öncelikler Avrupalıları tedirgin ediyor.
İsveç, Almanya ve Polonya, Avrupa'daki tek nükleer güç olan İngiltere'nin NATO müttefiklerine zaten sağladığı korumaya ek olarak, daha geniş bir Avrupa güvencesi talep etmek için doğrudan Fransa'ya başvurdu.
Cumhurbaşkanı Macron, yıllardır Avrupa'yı savunma alanında stratejik olarak daha özerk hale gelmeye teşvik etmesinin ardından, "Ben size söylemiştim" pozisyonunda.
Ancak koordinasyon hâlâ büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Silah tedariki bunun çarpıcı bir örneği. Amerika Birleşik Devletleri yaklaşık 30 farklı silah sistemi kullanırken, Avrupa'da çoğu zaman birbirinin aynısı olan 178 silah sistemi bulunuyor. Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola geçen hafta bu durumu "verimsiz, pahalı ve yavaş" olarak nitelendirdi.

Kaynak, AFP via Getty Images
NATO, 32 üyesi arasında satın alma kararlarını yönetmeye çalışarak bu durumu hafifletmeye çalışıyor, ancak buradaki sorun, savunma ittifakının yönergelerinin yalnızca gönüllülük esasına dayanması.
İspanya hariç tüm NATO üyeleri geçen yıl Donald Trump'ın baskısına boyun eğdi ve savunma harcamalarını artırmayı kabul etti. Ancak aynı derecede önemli olan, soru bu paranın daha sonra etkili bir şekilde harcanıp harcanmadığı üzerine şekilleniyor.
Avrupa'daki çoğu ulusal hükümetin düşüncesi, komşularla zıtlaşma anlamına gelecek bile olsa kendi savunma sanayilerini korumak. Örneğin Fransa sık sık bu suçlamalara hedef oluyor.
Tarihin şekillendirdiği öncelikler
Ortadoğu'da yaşanan olayların da açıkça ortaya koyduğu gibi, kıtadaki her ülkenin kendi tarihi ve seçmen kaygılarıyla şekillenen öncelikleri, güçlü ve zayıf yönleri var.
Almanya'nın bu hafta Ortadoğu'daki askeri varlığını artırmayı, hele herhangi bir saldırı eylemine katılmayı planlamadığını çok açık bir şekilde belirtme ihtiyacı duymasının nedeni, Almanların büyük ölçüde ülkenin geçmişine dayanan, çatışmadan hâlâ çok çekinen bir tutum sergilemeleri.
Dört yıl önce Rusya'nın Ukrayna işgalinin başlamasının ardından Almanya'nın Ukrayna'ya tank göndermekte yavaş davranması nedeniyle uluslararası alanda nasıl alay konusu olup, eleştirildiğini hatırlıyor musunuz?
Dönemin Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, Alman basınında "Friedenskanzler" (Barış Şansölyesi) lakabını almaktan hiç de rahatsız olmamıştı. Alman toplumunun büyük bir kesimi, geçen yüzyıldaki iki dünya savaşında olduğu gibi, Alman silahlarının bir kez daha Ruslara karşı kullanılabileceği fikrinden başta oldukça rahatsızdı.
Friedrich Merz liderliğindeki yeni Alman hükümeti, ulusal hassasiyetleri göz önünde bulundurmakla birlikte, çok farklı bir yöne doğru ilerliyor. Almanya şu anda Ukrayna'ya en büyük askeri yardım sağlayan ülke konumunda.

Kaynak, AFP via Getty Images
Avrupa'nın geri kalanı gibi Almanya da on yıllarca güvenliği için Amerika Birleşik Devletleri'ne bel bağladı. Fakat Trump yönetiminin Avrupa'nın artık kendi savunmasının büyük bir kısmını üstlenmesinde ısrar etmesiyle, Almanya, NATO'ya göre 2029 yılına kadar savunma bütçesine Fransa ve İngiltere'nin toplamından daha fazla para harcamayı planlıyor.
Berlin ayrıca Avrupa'nın en büyük konvansiyonel ordusunu kurmak istiyor. İkinci Dünya Savaşı'ndan 80 yıl sonra, Almanya'nın NATO ve AB'ye sağlam bir şekilde yerleşmesiyle, diğer Avrupalı güçler Almanya'nın askerileşmesini tehdit olarak görmek bir yana, memnuniyetle karşılıyor.
Tam tersine İtalya Başbakanı ise seçmenlerinin görüşleri ile dünya sahnesinde ülkesinin çıkarları için doğru olduğuna inandığı şeyler arasında son derece zorlu bir denge kurmak zorunda kalıyor.
Giorgia Meloni, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırıları konusunda şimdiye kadar çok sessiz kaldı. Meloni, Avrupa'da Donald Trump ile gerçekten sıcak bir ilişkiye sahip olan az sayıdaki liderden biri.
İtalya'nın pozisyonu
Kıta Avrupasındaki üçüncü büyük ekonomisi olarak İtalya'nın Avrupa'nın güvenliğinde önemli bir rol oynaması beklenir. Fakat yakın zamana kadar, Avrupa'da savunma harcamaları en düşük ülkeler arasında yer alıyordu. Bunun nedenini anlamak için İtalyan tarihine bakmak gerekiyor.
İtalya ancak 1861'de birleşti. Bundan önce, yabancı güçlerin topraklarını defalarca sömürdüğü bir "savaş alanı" olarak kabul ediliyordu. İtalyanlar, kendilerine bakacak "devlet" yerine, yalnızca çok az sayıda kişiye güvenmeyi ve inanmayı öğrendiler.
Rusya'nın Ukrayna işgalini başlattığı dönemde İtalya, Batı Avrupa'da öne farklı bir ülkeydi. Nüfusunun büyük çoğunluğu Kiev'e silah gönderilmesine karşı çıkan tek ülke İtalya olmuştu.

Kaynak, Getty Images
İtalyanlar Ukraynalılara sempati duyduklarını söyleseler de, birçoğu İtalya'nın çatışmaya dahil olmasını sorguluyor.
Hükümetlerinin kendilerini enerji fiyatlarındaki artış veya Rusya'nın olası misillemeleri gibi muhtemel etkilerden koruyacağına güvenmiyorlardı.
Uluslararası Politika Çalışmaları Enstitüsü'ne göre, işgalden dört yıl sonra İtalyanların sadece % 15'i Rus güçleri ülkeden çıkarılana kadar AB ve ABD'nin Ukrayna'yı silahlandırmaya devam etmesi gerektiğine inanıyor.
Bu nedenle, Ukrayna'yı şiddetle destekleyen İtalya Başbakanı çok rahatsız bir konumda bulunuyor.
Savunma konusunda uluslararası müttefiklere verdiği büyük vaatler, İtalyan seçmenlerinin çoğunlunun desteğini almıyor. İtalyan halkının çoğunluğu Giorgia Meloni'nin, Trump'ın savunma harcamalarını önemli ölçüde artırma vaadine de karşı çıkıyor.
Geçici koalisyonlar
Avrupa'nın daha yakın işbirliği çağına girdiği bu dönemde, müttefiklerin ulusal gerilimlerinin farkında olmak ve dolayısıyla onlara ne ölçüde güvenilebileceğini veya güvenilemeyeceğini bilmek çok önemli.
Ortadoğu'da yeniden gördüğümüz gibi, "tek vücut" gibi hareket etmenin zorlukları, farklı konularda karşılıklı çıkarlar doğrultusunda küçük, geçici ülke koalisyonlarının oluşmasına yol açıyor.
Örneğin, Kuzey Atlantik'te Rus denizaltılarını takip etmek için yapılan son İngiltere-Norveç Savunma Paktı gibi ortak savunma tedarik projeleri veya İngiltere ve Fransa liderliğindeki Ukrayna için İstekliler Koalisyonu.
Giderek bu "Avrupa" veya Batı ittifaklarına, Kanada, Güney Kore ve Japonya gibi kıta dışından benzer düşüncelere sahip ülkeler de dahil ediliyor ve bu ülkeler artık sıklıkla NATO tatbikatlarına da katılıyor.
Gücün haklılık anlamına geldiği ya da en azından gücün ön plana çıktığı yeni küresel iklimde baskı hisseden Avrupa ülkeleri işbirliği ailesini genişletiyor.
Ancak her bir aile üyesinin neyi önemsediğini ve birlikte etkili bir şekilde çalışıp çalışamayacaklarını anlamak da giderek zorlaşıyor.






